düşünüyorum demekki malım
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Halk ve Divan Şiirine Dair Düşünceler

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 358
Points : 908
Kayıt tarihi : 03/08/09

MesajKonu: Halk ve Divan Şiirine Dair Düşünceler   Ptsi Ağus. 03, 2009 8:21 pm

Neler çeker bu gönül söylesem şikâyet olur”
( Şeyhülislâm Yahya)

Zaman zaman, okumanın ve şiir üzerine düşünmenin beni yorduğunu hissediyorum. Her zaman cehaletin karşısında oldum; çünkü bilmemek insanı yanlışa götüren amillerin başında geliyor. “Bu, neden böyledir?” diye, mutlaka okumalı ve düşünmeliyiz. Sanatın hangi dalıyla ilgilenirsek ilgilenelim, sanatkâr için okumak, yeme içme gibi en acil ihtiyaçlardandır. Okumanın bugüne kadar olumsuz sayılabilecek bir tek yönünü gördüm, o da şu: Okudukça öğreniyor, öğrendikçe sorguluyor, sorguladıkça da çağımız şiiri ve şairleri adına üzülüyorsunuz. Şiir öyle mufassal bir mefhûm ki, onun ciddiyetini ve derinliğini hissettikçe bazen boğulacak gibi oluyorum. Zaten var olan dertlerimin üstüne, yeni yeni dertler ekleniyor. Hele hele günümüz şairlerinin oradan buradan duydukları fikirleri, doğruluğunu araştırmadan savunduklarını gördükçe, her açıklamamdan sonra –kendi kendime- “artık konuşmayacağım” diye söz versem de, yine de duramıyor; başlıyorum konuşmaya.

Geçenlerde, Halk ve Divan şiiri üstüne ahkâm kesen bir şair dostun, “ Divan edebiyatı bir saray edebiyatıdır, ayrıca dili de Türkçe değildir; aruzu diriltmeye çalışmak ve şiirde sadece heceye bağlanmak, bugünün şiirine ihanettir. Aruzu ve heceyi bilmiyorum ama şiir de yazabiliyorum, varsa yoksa serbest şiir, ötekilerin devri kapandı.” diyince, “ cehalet, esaretten kötüdür” sözünün haklılığını bir defa daha anladım. Kendisini, söylediklerini ispata davet ettikten sonra, “hangi şairleri beğenir ve okursunuz?” dedim. “ Asıl siz söylediklerimin tersini ispat ediniz, her şey ortada” cevabına veren şair arkadaş- ki bu konuda bir mesnedi olmadığı her halinden belli oluyordu- beğendiği şairlerin, “Atilla İlhan, Nazım Hikmet, Orhan Veli ve Fazıl Hüsnü Dağlarca” olduğunu söyleyince, “peki, dinleyin o zaman” dedim ve şu açıklamaları yaptım:

Bir kere, beğendiğiniz şairlerin hepsinin, hem gelenekle hem de sizin reddettiğiniz formlarla bağlantısı vardır. Bunlardan haberdar olmadığınız gibi, okuduğunuzu söylediğiniz Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şu fikirlerini de hiç duymamışsınız. “Aruzu ve heceyi bilmeyen biri, şiire yakın olamaz.” Şiir yazabilmek için, “elli tane kalın defter alacaksın, bu defterlerin her birinin üstüne Türkçemizde en çok kullanılan 15 heceyi, 35 de aruz veznini yazacaksın. En az o yüz sayfalık olan defteri o vezinle doldura¬caksın, her dizeyi gömüt taşına yazar gibi, özene bezene yaza¬caksın. O defteri buraya getireceksin. Denetleyeceğim; her def¬ter vezin ve başka yanlışlıklar yapılmadan doldurulmuş mu? Doldurulmamışsa, git bir daha dene diyeceğim. Doldurulmuşsa, bu elli defteri yakacaksın, istediğin gibi şiir yazmaya başlayacaksın.” diyince, “bunları söyleyen gerçekten Fazıl Hüsnü’yse, bir daha o adamı okumam.” dedi. Düşüncelerimizde bir eksiklik varsa bunu kızmadan kabul etmeliyiz, yoksa bilmediğimiz konularda ahkâm kesmenin bize hiçbir fayda sağlamayacağını er geç öğreniriz. Bir konu üzerinde konuşmaya, “bildiğim kadarıyla”, diye başlarsak, bildiğimiz eksik veya yanlış dahi olsa, hoş görülebiliriz; ama yanlış bilgi üzerinde ısrar edersek, bu inat bizi daha da kötü bir duruma düşürür.
İlk önce şunu öğrenmeliyiz: Bir fikre taassupla bağlanmak ve diğer görüşlere de önyargıyla yaklaşmak bizi yanlışa götürür; savunduğumuz düşüncenin dayanak noktalarını iyi belirlemeliyiz. Divan ve Halk şiiri birçok kişinin zannettiği gibi birbirinden kopuk bir edebiyat değildir, aslında onlar- çıkış noktaları Arap ve Fars şiiri olsa da- Türk kültürünün imzasını taşıyan -üvey değil- öz kardeşlerdir. Başlangıçta, dil olarak birbirinden kopuk görünseler de, 16. yüzyıldan sonra birbirine yaklaşmaya başlarlar. Edebiyatımızı her dönemiyle, her şekliyle bir bütün olarak kabul etmemiz lazım. Divan şiirini bizim şiirimiz olarak görmeyenler bu düşünceleriyle neyin peşindedirler? Baki, Fuzuli ve diğer şairler bizden değil midir? Geçmişi her yönüyle inkâr bize ne kazandıracak? O gün yazılan şiirlerin dili bugün anlaşılmıyorsa, bu durumun oluşmasında o şairlerin ne suçu var? Her gün yozlaşan dilimize bakıyorum da –dil olarak- bizim üç yüz yıl sonra anlaşılabileceğimizin garantisi var mı?

Geçmişte yazılan şiirlerin, bugüne göre anlaşılmaz olduğu gerçeğini ben de kabul ediyorum; ama onları yok saymak ne demek? Bu kanaatte olanların, o şairlerimize haksızlık yaptığını düşünüyorum. Divan şiiri konusunda ikilemler yaşayan Nurullah Ataç, “Şiirimiz Üzerine” adlı yazısında, bakın ne diyor: “Şiirimizi, eski şiirlerimizi okumalıyız. Dilimizi gerçekten öğrenmenin, tadına varıp onunla güzel biçimler kurmak gücünü edinmenin başka yolu yoktur. (…) Saz ozanlarımızın şiirlerini okumalıyız, ama Divan şiirini de bırakamayız. Bize dilimizi asıl onlar öğretecek, tadına asıl onlar erdireceklerdir. Fuzuli’nin gazellerini okurken o Arapça, Farsça sözcüklerin altında Türkçenin tatlı sesini duymuyor musunuz? Suçu onlarda değil, kendinizde arayın. Karacaoğlan’a bayılırım ama Nedim’i, Galip’i okurken de kelimeleri her zaman anlamasam dahi, gene benim dilim olduğunu seziyorum, gene kendi dilimi duyduğum için yüreğim çarpıyor. Divan şairlerimizin Arapça’dan Farsça’dan aldıkları sözler, onların dillerini Türkçe olmaktan çıkarmamıştır. O sözler birer yabancıdır ama salınıp gezdikleri bahçenin toprağı buram buram Türkçe kokar, Türk kokar. ” Şu mısralar üzerinde bunu tecrübe edelim:

“Gittin ammâ ki kodun hasreti cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile” ( Neşâti)

“Ben tâ senin yanında bile hasretim sana” ( Rabia Hatun)

“Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz” ( Mahîr)

“Hem kadeh hem bâde hem bir şûh sâkîdir gönül ( Nef ’i)

Halk şiiriyle Divan şiirini birbirinden kopuk düşünmek doğru değildir. Bu düşünceye karşı çıkanlara, Prof. Dr. Cemal Kurnaz‘ın, “ Halk ve Divan Şiirinin Müşterekleri Üzerine Denemeler” adlı kitabını- her cümlenin altını çize çize- okumalarını tavsiye ediyorum. Kitapta ortaya konan örneklerden bazıları şunlar:

“Herkesin bildiği bir türkü var. Hani, “Allı yazma bürünür / Ucu yerde sürünür” diyor. Bu türkü bana hep Vâsıf’ın şu beytini hatırlatır: “O gül-endâm bir âl şâle bürünsün yürüsün / Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün.”

“Divan şiirinde âşık, sevgilinin ayak bastığı toprağı ve ayak izini öpmek, yüz sürmek için can atar. Aynı durum mânilerde de yer alır: “Ayak bastığın yeri /Gel öpem yüzü koyun.”
“Gül” sevgili, “diken” de âşığın ona ulaşmasını engelleyen rakibdir, rakibin hançeridir. Aşk hadisesi, her iki şiir anlayışında da “âşık-rakib-sevgili” üçlüsü etrafında düşünülür. Divan şiirinde olduğu gibi, Halk şiirinde de rakib bazan “ağyâr, engel” gibi adlarla anılır. Şu mânide “engel”lerin çengele asılarak idam edilmesi istenmektedir: “Kapıları mengene / Irast geldim engele / Şu benim engellerim / Asılsaydı çengele.”
Divan şiirinde rüzgâr -özellikle sabah yeli- “peyk”tir, âşıkların habercisidir. Halk şiirinde de öyle. Şu bilmecenin cevabı ne kadar kolay:“Âşıkların habercisi / Sabahın tatlı sesi”
“Divan şiiri ile anonim halk edebiyatı mahsulleri arasındaki benzer söyleyişler bunlardan ibâret değildir. Sevgilinin sultan, âşığın kul oluşu; sevgilinin boyunun elife, yüzünün güneşe, dişlerinin inciye, gönlün şişeye benzetilişi gibi daha birçok örnek mevcut ise de” bu kadar örneğin bu konudaki birlikteliğin anlaşılması için yeterli olacağını düşünüyorum.
Halk şairini okumamış, Divan şairini de okumuş olarak düşünmek de yanlış bir kanaattir. Halk şairleri de, hecenin dışında- zaman zaman- aruzu kullanmıştır ve divanı bulunan halk âşıklarımız da vardır.(Aşık Ömer, Gevheri, Erzurumlu Emrah …) Divan şairleri de, heceyi kullanmıştır. “XVI. yy.dan başlayarak birçok divan şairinin hece vezniyle şiir yazdığını biliyoruz. Meâlî, Usûlî, Âşık Çelebi, Fevrî, Afife Sultan, Nahifî, Nedim, Şeyh Galip, İzzet Molla, Âkif Paşa,Âdile Sultan, Münif Paşa hece vezniyle şiir yazan şairlerdendir. Bu şiirler genellikle koşma nazım şekliyle yazılmıştır.”
Divan şairlerinin eğitimlerine ve mesleklerine bakınca, bu birlikteliğin boyutları daha da iyi görülür. Yine Cemal Kurnaz’ın yazdığı makalede bu konuyla ilgili şu bilgilere rastlıyoruz: “Halk, tekke ve âşık edebiyatlarımızda varlığı herkesçe bilinen ümmî şairlere, XV.yy.’ın sonlarından itibaren klâsik edebiyatımızda da rastlamaktayız. Bizim tesbitlerimize göre bunların sayısı on civarındadır: Cemîlî, Huffî, Râyî, Tâlibî, Siyâbî, Bîdârî, Meşrebî, Enverî, Vâlihî. Bu şairlerin hepsi de esnaftan kişiler. Huffî ayakkabıcı, Bîdârî sarraf, Siyâbî terzi, Enverî iğneci ve mürekkepçi. Bazıları, imparatorluğa başkentlik yapmış olan İstanbul, Bursa ve Edirne gibi şehirlerden. Buralardaki yoğun kültür atmosferini anlamak mümkün. Ancak, buralardan uzakta Merzifon, Kefe ve Diyarbakır’dan olanlar da var. Ümmî şairlerden Cemîlî, Huffî ve Enverî’nin divan sahibi oldukları Keşfüzzünûn’da kayıtlı. Ayrıca, bunlardan Enverî’nin şiirleri, üç asır sonra bile, Itrî, Sadullah Ağa ve Dede Efendi gibi büyük sanatkârlar tarafından bestelenmiş.”
“Tezkirelerde yer alan 3182 şairin 108 çeşit mesleğe mensup olduğu tespit edilmiştir. Bunlar kendi içinde gruplandırıldığında ilmiye sınıfının 1147 (% 36), bürokratların 892 (% 28), askerlerin 117 (% 3.7), esnaf ve serbest meslek sahiplerinin 117 (% 3. 7), şeyh ve dervişlerin 182 (% 5.7), saray mensuplarının 60 (% 1.Karizmatik, din adamlarının 26 (% 0.Karizmatik oranlarında olduğu görülmektedir.”
Dil konusunda, Yunus’u, Karacaoğlan’ı, Âşık Veysel’i baş tacı ederiz de, Fuzuli’yi, Naili’yi ve daha nice Divan şairini, niçin yerden yere vururuz? Yunus’un birkaç şiirinin diline bakıp aldanmayalım. Gerçek manada, “Yunus Divanı”nı okuyan var mı? Peki, bu Divan’da, aruzla yazılmış şiirlerden haberdar olan var mı? Bakın Aşık Veysel’in şiirlerinde kullandığı kelimeler hakkında, Cemal Kurnaz Hoca, ne diyor: “Veysel’in dili sade, yalın bir dil. Ama benim bilmediğim kelimeleri de biliyor. Meselâ bakın: Heder, nihân, irâde-i cüz’, zâhir bâtın, lâmekân, tebdilât, meşakkat, şikâr, bîzâr, şâkird, muhannet, bühtân, ehl-i zamîr, geşt ü güzâr, fısk u fesat, tezvîr, kûşe-i vahdet, giriftâr, leyl ü nehâr, endâz, …vb. Şair bu kelimeleri kullandığına göre dinleyicisi de bunları anlıyor demektir.”
Son günlerde Amerika’da en çok satılan kitaplar sıralamasında, Mevlâna’nın “ Mesnevi”sinin ilk üçte olduğunu kaç kişi biliyor acaba? Bizler kültürümüzü ve geleneğimizi içten yıkmaya çalışırken, Orhan Pamuk gibi yazarlarımız , “ Kara Kitap” adlı romanında, Mevlana’ya saldırırken, bazı yönleriyle küçümsediğimiz batı, bu ulvi şahsiyetin büyüklüğünü ve sanatını kabul ediyor. Ne zaman Orhan Pamuk’tan söz edilse, Eliot’un bir sözü geliyor aklıma: “Yaşadığı çağda çok satan ve okunan şairlerden korkarım, şüphelenirim.” Son yıllarda yaptığı açıklamalardan sonra, Orhan Pamuk’a şüphe ile yaklaşmakta da haklıyız. Bir yazarın yaşadığı devirde çok okunması her zaman onun sanatının güzelliğine bağlı değildir; bunun nedeni başka şeyler de olabilir.
Divan şairleri için çokça dile getirilen bir eleştiri de, onların şiirlerini – özellikle kaside türü kastedilerek- para için yazdıkları mevzuudur. Şimdi, soruyorum bu düşünceleri seslendirenlere: Günümüz şairleri para için türlü işler yapmıyor mu? Sanatınızı, devletin koruması altına almak, birtakım maddi kaygılardan kurtulmak kötü bir şey mi? Zaten, o dönemde şairlere ödenen para- tam anlamıyla-o kişileri övdükleri için değil, yapılan sanata dair ödenirdi. Bakın bu meseleyi Behçet Necatigil, ne güzel açıklıyor: “Osmanlı İmparatorluğu için bir çeşit Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’dur câize. Divan edebiyatının töresidir, yasasıdır, edebiyatçının sosyal sigortası bir çeşit. Bugün dergilerde, gazetelerde basılan yazılara, şiirlere, yayınevlerinde çıkan kitaplara ödenen telif ücretlerinin yerini tutuyor câize. Yani bir emeğin karşılığı. Şairine göre değişir, belli bir baremi vardır, iyi esere çok câize verilir, şöyle böyle olanına ona göre. Şair, devlet büyüklerine sunduğu kaside ve gazellerde kalem gücünü gösterir, sanatını gösterir, sonuçta hünerini nakdî ve aynî karşılığa dönüştürür. Padişah, vezir, devletin diğer önemli kişileri, bu kasideleri, içlerinde abartmalar, gerçek dışı yakıştırmalar olduğunu bile bile, sırf bir eser, bir yaratı olduğu için değerlendiriyorlardı. Şairlere verilen câizeler (paralar, türlü ihtiyaç maddeleri) Cumhuriyet rejiminin ilk dönemindeki elçilikler, şirketlerde bankalarda yönetim kurulu üyelikleri, vatana hizmet tertibinden maaş bağlamalar gibi kayırmaların yerini tutar. Yoksa o câizeleri veren devlet erkânını övgü düşkünü ve şairleri de onların dalkavukları diye küçültmeye kalkmak, en azından cahillik ve insafsızlık olur. Şair yazıyor, başarısı oranında da ücretini alıyor, geçimini buna göre ayarlıyor, yarı yarıya kalemiyle sağlıyordu.”
Bu konuda söylenecek daha çok şey olsa da, hem Halk hem de Divan şiirinin bugünkü nesle iyi öğretilmesi gerektiğine inanıyorum. Şairlerimiz de geleneği öğrendikçe onu sorguladıkça başarılı şiirlere imza atacak ve kültüre hizmet etmeye devam edeceklerdir.

Mehmet Nuri Parmaksız


Bu İletiyi Yöneticiye Bildir/Şikayet Et Kayıtlı
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://bbc2.yetkinforum.com
 
Halk ve Divan Şiirine Dair Düşünceler
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
düşünüyorum demekki malım :: Edebiyat :: DİVAN(KLASİK) TÜRK EDEBİYATI-
Buraya geçin: