düşünüyorum demekki malım
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Türk Müziği Bestekarları

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 358
Points : 908
Kayıt tarihi : 03/08/09

MesajKonu: Türk Müziği Bestekarları   Çarş. Ağus. 05, 2009 12:08 pm

Türk Müziği Bestekarları
« : 07 Haziran 2009, 18:37:23 »

--------------------------------------------------------------------------------
Hacı Arif Bey

Türk besteci. Şarkı bestecisi olarak Türk musikisinde yeni bir çığır açmıştır.

İstanbul'da Eyüp semtinde doğdu. Eyüp Şeri'ye Mahkemesi Başkâtibi Bekir Efendi'nin oğludur. Daha ilköğrenimi sırasında güzel sesiyle dikkati çekti. Kendisiyle önce Zekâi Efendi (Dede) ilgilendi ve onu besteci Eyyubî Mehmed Bey'e götürdü. Arif Bey ilk musiki zevkini bilgisini Mehmed Bey'den aldı.

Altı yaş büyüğü olan geleceğin değerli bestecisi Zekâî Efendi onu hocası Dede Efendi'yle tanıştırdı; musikiye karşı büyük yeteneği olduğunu Dede Efendi de görmüştü. Arif Bey 1844'te Mehmed Bey'in yardımıyla Bab-ı Seraskeri'ye memur olarak girdi. Bir yandan çalışıyor bir yandan da musikiye vakit ayırıyordu. Bir süre Mehmed Bey'in Muzika-yı Hümayun'daki derslerine dışardan devam etti.

Çok geçmeden sesinin güzelliğini haber alan Sultan Abdülmecid onu Muzika-yı Hümayun'a aldırdı. Saray'daki musiki hocası besteci Haşim Bey'dir. Haşim Bey'den çok yararlandı ondan yüzlerce eser öğrendi. Okuyuş üslubunu da ondan aldığı söylenir.

Abdülmecid Arif Bey'e Saray'da büyük yakınlık gösterdi; onu "kurena"lık (mabeynci) rütbesine kadar yükseltti dördüncü Mecidî nişanıyla ödüllendirdi. Arif Bey haremdeki cariyelerin musiki hocalığı görevini de yürütüyordu. Bu dersler sırasında Çeşm-i Dilber adlı bir cariyeye âşık oldu. Padişahın izniyle Çeşm-i Dilber'le evlenerek Saray'dan ayrıldı. İki çocukları oldu. Ama bu evlilik yürümedi. Çeşm-i Dilber çocuklarını Arif Bey'e bırakarak bir tüccarla evlendi. Arif Bey "Niçin terk eyleyip gittin a zalim" "Düşer mi şanına ey şeh-i hûban" dizeleriyle başlayan kürdilihicazkâr şarkılarını terkedilmenin acısı içinde besteledi.

Bir süre sonra Abdülmecid tarafından "serhanende" olarak yeniden Saray'a alındı gene haremdeki musiki dersleri hocalığıyla görevlendirildi. Besteci bu kez gene bir cariyeye Zülf-i Nigâr Hanım'a âşık oldu. Bu olay Saray'da duyulur duyulmaz Abdülmecid onları evlendirdi. Zülf-i Nigâr'ın kısa bir süre sonra veremden ölmesi besteciye yeni bir acı kaynağı oldu. "Olmaz ilaç sine-i sadpareme" ve "Kemer çehre peri rû tende cânımsın-Nigârım dilberim ruh-i revanım" şarkıları bu acının ürünleridir.

İkinci kez evlenirken de Saray'dan ayrılan besteci yeniden Saray'a dönmek istiyordu. 1861'de Abdülmecid ölmüş kardeşi Abdülaziz tahta çıkmıştı. Arif Bey besteci Rıfat Bey'in yönetimindeki Saray Fasıl Topluluğu'na "serhanende" olarak alındı; ayrıca gene cariyelerin musiki hocalığıyla görevlendirmişti. Onu iki kez evliliğe götüren bu görev üçüncü kez de aynı sonucu verdi. Arif Bey bu kez Pertevniyal Valide Sultan'ın nedimelerinden Nigârnik Hanım'a âşık oldu. Musiki dersleri sırasında doğan bu ilişki de padişah ile valide sultanın uygun görmesiyle evlilikle sonuçlandırıldı.

Ömrünün sonuna kadar Nigârnik Hanım'la evli kalan Arif Bey'in Saray'daki bu üçüncü görevi on yıl sürdü. Ününün artık doruğundaydı. İstanbul'un musiki çevrelerinde konaklarda özel meşkhanelerde yapılan musiki toplantılarında en çok aranan sanatçıydı. 1871'de tekrar Saray'dan ayrıldı. Şura-yı Devlet'te Beykoz Aşar müdürlüğünde beş yıl memur olarak çalıştı. Sultan Abdülaziz'in ölümünden sonra Muzika-yı Hümayun'da girişilen tasfiye sonucu Arif Bey de açığa alındı. V. Murad'ın üç aylık padişahlığından sonra II. Abdülhamid tahta çıktı. Besteci uzun bir süre işsiz kaldı geçim derdine düştü. Zincirlikuyu'da bir çiftlik evine çekilip çevreden koptu. Bu sırada 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı (93 Harbi) patlak verdi. Arif Bey savaş yıllarını çiftlikte geçim sıkıntısı içinde geçirdi.

Savaş bittikten sonra Osmanlı Sarayı bestecinin yokluğunu yeniden hissetmeye başladı. Arif Bey'in içinde bulunduğu durum Abdülhümid'e iletildi. Bunun üzerine besteci yeniden Saray'da görevlendirildi. Hacı Arif Bey'in öğrencilerinden besteci Levon Hancıyan'ın anlattığına göre Saray'a alınışı şöyle olmuştu: İran şahı Nasıreddin eserlerini çok beğendiği Arif Bey'i İran Sarayı'na davet eder padişahtan da besteciye izin verilmesini rica eder. Türk musikisinden öteki padişahlar kadar zevk duymamakla birlikte Arif Bey'in şarkılarını seven Abdülhamid şaha bestecinin Saray'dan ayrıldığından haberi olmadığını söyler ve onu yeniden Saray'a aldırır. Arif Bey bu arada Şirazlı Hafız'ın bir gazelini besteleyerek İstanbul'a gelen şaha sunar. Eseri çok beğenen şah besteciyi bir nişanla ödüllendirir.

Muzika-yı Hümayun'da dördüncü kez görevlendirilen Arif Bey'e kolağası rütbesi verildi ama bu ona göre küçük bir rütbeydi. Arif Bey önceki padişahlardan gördüğü ilgiyi II. Abdülhamid'den görememenin huzursuzluğunu duymaya başladı. Sarayın eski canlı havası da kaybolmuştu; siyasi durum gittikçe gerginleşmekteydi. Abdülhamid'den umduğu yakınlığı görmeyen besteci kimi zaman Zincirlikuyu'daki eve çekilerek sade bir yaşayışın verebileceği mutluluğu aradı kimi zaman da padişahla çatışmayı göze alan davranışlarda bulundu.

Abdülhamid'in "Şu şarkıyı oku" diye verdiği bir emre karşı mabeynciye "ben onun babasından çok saygı gördüm." Bana "Şu şarkıyı oku" diye emir veremez. Sanatta padişah iradesi geçerli değildir. Cevabını vermesi üzerine Saray'da hapsedildi. Elli gün sonra nihavent makamındaki "Ahteri düşkün garibim âşık-ı avareyim" şarkısını besteledi. İlk dizedeki "yıldız" anlamına gelen Farsça "ahter" kelimesi "talii düşkün" biçimine dönüştürülerek şarkı Abdülhümid'in huzurunda okundu. Eseri çok beğenen padişah besteciyi bağışladı.

Arif Bey ölünceye değin Muzika-yı Hümayun'daki derslerine devam etti. İstanbul'da öldü. Yahya Efendi Dergâhı mezarlığına gömüldü.

Hacı Arif Bey Türk musikisinin en büyük bestecilerinden biridir. Klasik dönem bestecilerinin pek kullanmadıkları şarkı formuna yepyeni bir kimlik kazandırmış bir şarkı bestecisi olarak yeni bir çığır açmıştır. Arif Bey'den sonra "şarkı" bestecilerin en çok işledikleri form olmuştur.

Arif Bey klasik formlarda birkaç eser besteledikten sonra başarılı olamadığını görerek doğrudan doğruya şarkı besteciliğine yöneldi. Eski musikinin ağır mistik anlatımından beste semai formlarına özgü usullerden terennüm zorunluluğundan kurtularak daha sade daha içten halkın daha kolay zevkine varabileceği eserler bestelemek istiyordu. Bu anlayışla bestelediği şarkıları biçim ve üslup açısından önem taşır. Biçimsel açıdan bakıldığında sanatçının şarkıyı belli kuralları olması gereken bir form anlayışı içinde ele aldığı görülür. Klasik dönemde şarkının biçimi kuralları yeterince belirgin değildi; şarkı ancak üslubuyla öteki formlardan ayırt edilebilen genellikle serbest bir formdu. Eski şarkılar arasında şarkı formuna ya da formun farklı türlerine örnek gösterilebilecek kuruluşta eserlerin sayısı az değildi ama şarkı formlarının kesin kurallara bağlanması ilk kez Arif Bey'in eserleriyle gerçekleşebilmiştir. Arif Bey kendisinden sonraki şarkı bestecilerini bu yolda etkilemiş böylece şarkı kesin biçimini almıştır.

Arif Bey üslup bakımından da kendisinden önceki şarkı bestecilerinden ayrılır. Eserleri günümüzde "klasik koro" programlarında okunmakla birlikte klasik üslupta değildir. Form konusundaki kuralcılığına karşılık anlatımında klasik dönemin sıkı kurallarına uymayan serbest bir lirizm görülür.

Kendisinden önceki geleneğe bağlı bestecilerden farklı olarak genellikle kişisel konuları işler bazı şarkılarının konusu doğrudan doğruya kendi yaşantılarından kaynaklanır. En belirgin özelliği musikinin inceliklerinden özveride bulunmadan toplumun geniş bir kesiminin zevkine seslenebilmesindedir. Yaşadığı dönem halk zevkinin saray zevkini etkilemeye başladığı bir dönemdir. Musiki artık yalnız saraylarda tekkelerde değil bu çevrelerin dışında özellikle konaklarda yalılarda da icra edilmekte ve dinlenmektedir. Arif Bey'in bir zevk değişikliğini yansıtan şarkılarındaki üslup kendisinden sonraki hemen bütün şarkı bestecilerini etkilemiştir öyle ki klasik formlarda verilen eserlerde bile onun etkisi görülür.

Şarkıları teknik bakımdan kusursuzdur makam ve geçki zenginliği ritm çeşitliliği gösterir. Özellikle "nevzemin" adını verdiği altı ya da sekiz mısralı değişmeli (usul değişikliği yaptığı) şarkıları bu zenginliğin ve çeşitliliğin en belirgin örnekleridir. Aynı makamı aynı usulü kullandığı halde çok değişik duygular uyandıran şarkıları vardır. Birbirine benzeyen şarkıları çok azdır.

Hiçbir zaman tekdüzeliğe düşmez; hemen her şarkısına yeni bir renk nüans katmasını bilir kullandığı makamın o zaman kadar işlenmemiş bir yönünü yakalar. Sekiz zamanlı üç vuruşlu "müsemmen" usulü onun buluşudur. Türk aksağını çok başarılı bir biçimde kullanır. Şarkılarında beste ile güfte tam bir bütünlük içindedir. Kürdilihicazkâr makamını da Arif Bey oluşturmuştur. Anlatım olanakları çok geniş olan kürdilihicazkâr Türk musikisinde en çok kullanılan makamlardan biri haline gelmiştir. Arif Bey'in bu makamdan bestelediği şarkılar onun kişisel üslubunu yansıtan özgün bir güzelik taşır.
Çok üretken bir sanatçı olan Arif Bey'in günde yedi sekiz şarkı bestelediği olmuştur. Bir keresinde Sultan Aziz'in verdiği bir güfteyi yedi ayrı makamda bestelemişti. Bu esin bolluğu içinde sanatçı eline geçen şiirleri anlamına değerine bakmadan bestelemek zorunda kalmıştı. Bu yüzden kimi şarkılarının güftesi çok zayıftır.

Hacı Arif Bey bütünüyle Türk musikisinin sözlü öğrenim geleneği içinde yetişmiş bir besteciydi. Nota bilmiyordu herhangi bir saz da çalmazdı. Ama çok güçlü bir belleği vardı bini aşkın eser ezberindeydi. Çok iyi bir okuyucuydu. Şevki Bey Levon Hancıyan Zati Arca gibi öğrenciler yetiştirdi. Arif Bey Mecmua-i Arifi adlı bir de güfte derlemesi yayımladı; bu derlemede sanatçının kendi şarkıları da vardır. Bine yakın eser bestelediği söylenir ancak 337 parçası notalarıyla günümüze kalmıştır. Bunun 327'si şarkı 10'u öteki formlardaki eserlerdir. Bu 10 eserin de altısı ilahi biri tevşih biri durak biri beste biri de yürük semaidir.


YAPITLAR (başlıca): Meyhanemi bu bezm-i tarahhane-i cem mi; Çekme elem-i derdini bu dehr-i fenanın; Deva yokmuş neden bimarı aşka; Geçti zahm-i tîri hicrin ta dil-i naşadıma; Kanlar döküyor derdin ile dide-i giryan; Gurub etti güneş dünya karardı; Çözülme zülfüme ey dil rüba dil bağlayanlardan; ben buy-i vefa bekler iken sûy-i çemende; Humarı yok bozulmaz meclis-i meyhane-i aşkın; Tasdî edeyim yari biraz da sühanimle; Bir halet ile süzdü yine çeşmini dildar; Esti nesîm-i nevbahar açıldı güller suhh dem; Mükedder derd-i pey-der peyle şimdi; Kurdu meclis âşıkan meyhanede; Bülbül yetişir bağrımı hûn etti figanın; Nigâh-ı mestine canlar dayanmaz; Zahir-i hale bakıp etme dahil bir ferdi; Bahar oldu beyim evde durulmaz.


Alıntı..
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://bbc2.yetkinforum.com
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 358
Points : 908
Kayıt tarihi : 03/08/09

MesajKonu: Geri: Türk Müziği Bestekarları   Çarş. Ağus. 05, 2009 12:09 pm

Safiye Ayla

Cumhuriyet döneminin en tanınmış kadın yorumcularındandır. İstanbul'da doğdu. Bursa Kız Muallim Mektebi'ni bitirdi. Müziğe küçük yaşta piyano çalarak başladı. Önce besteci rebabi Mustafa Sunar'dan sonraesari Asım Arsoy Sadettin Kaynak Selahattin Pınar Udi Nevras Mesut Cemil Refik Fersan gibi müzikçilerden yararlandı.

İlk kez 1931'de Darüttalim-i Musiki Heyeti'nin konserlerinde sahneye çıktı. İstanbul Ankara radyoları ile İstanbul Konservatuarı İcra Heyeti'nde çalıştı. Uzun yıllar gazinolarda şarkı söyledi. Mustafa Kemal ****** de onu dinlemekten çok hoşlanır yapılan toplantılarda ona sık sık sevdiği şarkıları söyletirdi. Özel solo konserler de verdi pek çok plak doldurdu. Sesini geniş dinleyici kitlelerine duyurabilen kadın okuyucuların en ünlüsü olan Safiye Ayla udi ve besteci Şerif Muhittin Targan'la evliydi.

Kendinden önceki ve kendi dönemindeki öbür kadın okuyucularınkinden ayrı kendine özgü bir okuyuş tarzı vardı. Okuyuşuna yansıyan Batı müziği beğenisi bu tavrın belirgin bir özelliğidir. Ölçüye uyarak iyi bir diksiyonla düzgün aynı zamanda da coşkun çekici bir tavırla okurdu. Sesindeki pürüzsüz akış en tiz perdelerde bile kaybolmazdı. Zamanın gözde şarkılarıyla fantezilerini olduğu kadar Rumeli Türküleriyle klasik örnekleri de içine alan repertuarlarıyla geniş bir dinleyici kesimince çok sevilmiş beğenilmiştir.

Logged

Yıldırım Gürses

"DÜŞEN BİR YAPRAK GÖRÜRSEN BENİ HATIRLA..."

Yıldırım Gürses 1938 yılında Bursa'da doğdu. Henüz yirmi yaşındayken Ankara Radyosu'nun bir yıl sonra da Ankara Devlet Operası'nın sınavlarını kazandı. İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ni 1961 yılında bitirdi. Bu yıllarda kendi bestelerini Kazablanka Gazinosu'nun sahnelerinde seslendiriyordu.

1965 yılında Hürriyet Gazetesi'nin Altın Mikrofon Yarışması'na kendi orkestrası sözü müziği kendisine ait "Gençliğe Veda" ile katıldı ve birinciliği aldı.

"Yine Mevsimler Dönecek/Yine Yapraklar Düşecek/Giden Gençliğimiz Geri Gelmeyecek..." o yıl dillerden düşmedi.

Altın Mikrofon'daki bu başarının ardından Yıldırım Gürses çalışmalarına hız verdi. Şarkılar plaklar birbirini izledi sanatçı popüler müziğin en önemli isimlerinden biri haline geldi. "Son Mektup"u "Gelmez Giden Günler Geri" "Bir Kırık Kalp" "Bir Garip Yolcu" "Son b ahar Rüzgârları" "Düşen Bir Yaprak Görürsen Beni Hatırla" parçaları dillerden düşmedi yıllarca.

80'lerin başında Ajda Pekkan ile birlikte yeni bir hamle yaptı. "Affetmem Asla Seni" herkesin dilindeydi. Aynı albümde yer alan "Dertliyim Arkadaş" ve sonra çıkan "Eller" ile "Gül Dudaklım" sanatçının dört bir yana ulaşıp ortalığı ayağa kaldırdığı son şarkıları oldu. Bu son iki şarkı o yıllarda sahne alan herkesin repertuarındaydı neredeyse...

Son olarak da sanatçının "best of"u "Anılarla Yıldırım" piyasaya çıktı.

350'ye yakın bestesi olan sanatçının ünlü besteleri arasında "İçime Hüzün Doluyor" "Gençliğe Veda" "Son Mektup" "Aşkın Bahardır" "Senin Aşkına Doyum Olmaz" "Gurbet" "Bir Garip Yolcu" "Feryat" "Eller" "Affetmem Asla Seni" Güller Ağlasın" Sonb ahar Rüzgarları" "Sarsam Seni Gül Dudaklım" "Liseli Kız" "Mazideki Aşk" bulunuyor.

Yıldırım Gürses 18 Kasım 2000 yılında öldü.

Abdullah Yüce


04.Aralık.1920 yılında İstanbul Eyüp Sultan'da doğdu. Annesi Sultan Hanım babası Hafız İsa Efendi'dir. Çocukluğu meşakkat ve fakirlik içinde Eyüp Sultan'da geçti. Reşadiye 36. ve 37. ilkokullarında okudu. Tahsilini ortaokuldan terk etmek mecburiyetinde kaldı. 18 yaşında sanat hayatına başladı. 1942 yılında askere gitti 4 yıl askerlik yaptı.

İlk müzik çalışmalarını Ali Rıza Bey'le yaptı. Bu yıllarda ilk şarkısı olan "Bu Ne Sevgi Ah Bu Ne ızdırab"ı besteledi. 1946 yılında Fındıklı Salı Pazarı'nda sahne hayatına atıldı. Daha sonra 1949 yılında ilk plak çalışmasını yaptı. 50'ye yakın taş plak doldurdu. Sanat hayatı boyunca Sadettin KAYNAK Selahattin PINAR Kemanî Hacı Maksut Kadri ŞENÇALAR İsmail ŞENÇALAR hocası udî Edip ERTEN ve Ali Rıza Bey gibi üstatlardan feyiz aldı. 3 arkadaş "Kara Sevda" ve "Hicran Yarası" gibi çeşitli sinema film çalışmaları yaptı.

Abdullah YÜCE 1995 yılının Aralık ayında vefat etti.


Bu da en çok bilinen eseri:

BU NE SEVGİ BU NE IZDIRAP

Söz ve Müzik : Abdullah Yüce
Makam : Hüzzam

Bu ne sevgi ah bu ne ızdırap
Zavallı kalbim ne kadar harap
Nasibim olsun bir yudum şarap
Sun da içelim yarin elinden

Al şu kadehi yaşla doldurma
Düşürme yeter gönlümü gara
Grubun rengi vurmadan cama
Verme sesini tatlı lebinden

Bahtım sarılmış simsiyah tüle
Nemli gözlerle yalvardım güle
Uzak kalırsan bana acele
Selamlar gönder seher yeliyle
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://bbc2.yetkinforum.com
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 358
Points : 908
Kayıt tarihi : 03/08/09

MesajKonu: Geri: Türk Müziği Bestekarları   Çarş. Ağus. 05, 2009 12:09 pm

Hammamizade İsmail Dede Efendi (1778-1846)

Osmanlı besteci. Klasik üslubun son ve önemli temsilcisidir.

9 Ocak 1778'de İstanbul'da doğdu 29 Kasım 1846'de Mekke yakınlarında Minâ'da öldü. Babası geçimini hamam işletmeciliğiyle sağladığı için İsmail Efendi Hammâmîzade adıyla tanınmıştır. Ancak günümüzde çoğu zaman Dede Efendi diye anılır.

İlköğrenimini yaptığı okulda sesinin güzelliği dolayısıyla ilahicibaşı olmuştu. Müzikle uğraşan ve evinde meraklılara ders veren Anadolu Kesedarı Uncuzade Mehmed Efendi okuldaki bir tören sırasında ilahi okuyuşunu dinledikten sonra hemen öğrencileri arasına aldı. İsmail ilkokuldan sonra yedi yıl hem Uncuzade'nin derslerine devam etti hem de öğretmeninin yardımıyla girdiği Defterdarlık Muhasebe Kalemi'nde çalıştı. Bir yandan da köklü bir müzik geleneği olan Mevlevilik'in o yıllardaki en güçlü çevrelerinden Yenikapı Mevlevihanesi'nde zamanın değerli müzik ustası Şeyh Ali Nutkî Dede'nin derslerini izlemeye başladı. Şeyhin kardeşi olan müzik kuramcısı Abdülbâki Nâsır Dede'den de yararlandı. Ney üflemeyi ondan öğrendiği söylenir.

1798'de Muhasebe Kalemi'ndeki görevinden ayrılarak tekkede çileye girmeye karar verdi. Çilesi sırasında bestelediği "Zülfündedir benim baht-ı siyahım" dizesiyle başlayan buselik şarkı İstanbul'un müzikle ilgili çevrelerinde bestecisinin adı üstünde büyük merak uyandırdı. Ünü kısa sürede bütün kente yayılan şarkı sarayda da okundu. Kendisi de besteci olan III. Selim şarkının çile doldurmakta olan genç bir Mevlevi dervişi tarafından bestelendiğini öğrenince onu saraya çağırtarak yapıtı bir kez de kendisinden dinledi ve onu hemen saray hanendeleri arasına almak istedi. Padişahın sürekli ilgilenmesinin etkisiyle üç yıllık çilesinin son yılı Nutkî Dede tarafından bağışlandı.

1799'da çilesini doldurunca Dede unvanını aldı. Yenikapı'da hücrenişîn (hücre sahibi) olduktan sonra özellikle ayin günleri hücresi ondan yararlanmak isteyen müzik meraklılarının uğrağı oldu. Bu sıralarda bestelediği en güçlü eserlerinden Hicaz Nakış büyük yankı uyandırdı. Yeniden saraya çağrıldı bundan sonra haftada iki gün padişah huzurunda düzenlenen küme fasıllarına hanende olarak katılmaya başladı. 1802'de saraydan bir kadınla evlendi.

1804'te büyük saygı ve sevgiyle bağlandığı öğretmeni Ali Nutkî Dede'yi bir yıl sonra üç yaşındaki oğlunu 1808'de annesini 1810'da ikinci oğlunu yitirdi. Bayatî makamındaki "Bir gonca femin yâresi vardır ciğerimde" dizesiyle başlayan bestesi büyük oğlunun ölümünden duyduğu acıyı dile getirir. Türk müziğinde ilk kez kişisel bir konunun işlendiği bu mersiye Tanzimat öncesinin kişiselliğe ve duygusallığa açılma eğilimi içinde gözlenen kendine özgü romantik bir duyarlığın müziğe yansıması sayılabilir.

İsmail Dede sanatını geliştirmesine yardımcı olan III. Selim'in 1808'de tahttan indirilerek öldürülmesini izleyen IV. Mustafa'nın bir yıllık padişahlığı sırasında müzik toplantılarına son verildiği için saraydan uzaklaştı. II. Mahmud'un siyasal karışıklığı gidermesinden sonra yeniden saraya alındı. Önce musâhib-i şehriyârî sonra sermüezzin olduğu bu yıllar sanat yaşamının en parlak en verimli dönemi oldu.

İsmail Dede Abdülmecid zamanında da sarayda ki yerini korudu. 1839'da bestelediği Ferahfeza Ayin'nden sonra bestecilik yaşamında görece bir durgunluk göze çarpar. Kendi sözleri davranışları göz önüne alınırsa Abdülmecid sarayını çok yadırgamıştır. Saraydaki havanın birdenbire "alafrangalaşması" Batı müziği zevkiyle yetişen yeni padişah zamanında Türk müziğinin saraydaki varlığını eskisinden farklı olarak ancak resmi bir ilgiyle sürdürür hale gelmesi Dede'nin bu çevreden uzaklaşmasına yol açtı. Öğrencileri Mutafzade Ahmed ve Dellâlzade İsmail Efendi ile birlikte padişahtan izin isteyip Hac'a gitmeye karar verdi. Hicaz'da hacı olduktan sonra yakalandığı kolera nedeniyle öldü. Mezarı Mekke'dedir.

İsmail Dede Osmanlı tarihinin en bunalımlı dönemlerinden birinde yaşadı. Bir uygarlık ve kültür değişimi üzerinde daha da hızlanan bir toplumsal çöküş ortamında yetişti. Yenilik hareketlerinin yarattığı tepkilerdin doğan kanlı olayları gördü. III. Selim döneminin sınırlı Batılılaşma eğilimlerini II. Mahmud döneminin hem Doğu'ya hem de Batı'ya yönelişlerini Abdülmecid'in toplu bir yenileşmeyi öngören Batıcılığını izledi. Kabakçı Mustafa Ayaklanması III. Selim'in öldürülmesi Alemdar olayı Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması Mehterhane'nin yerine kurulan Muzika-yı Hümayûn ile ilk resmi Batı müziği öğreniminin başlaması Tanzimat Fermanı yaşadığı yılların önemli olaylarıdır. Yaşama biçiminde kültür ve sanatta görülen "yeni" ile "eski" "geleneksel" ile "yabancı" arasındaki çatışmaya bu değişme süreci yol açmıştır. Bunu izleyen iki yüzyılda Türkiye'nin müzik dünyasında baş gösteren ikilik daha Dede'nin yaşadığı yıllarda bile büyük gerginlik yaratmıştı. Dönemin bu çelişkileri huzursuzlukları onun müziğini etkilemiştir.

İsmail Dede hem Mevlevi gelenekleri içinde yetişmişti hem de bir saray adamıydı. Sanatı Yenikapı Mevlevihanesi'nde ve sarayda bulduğu canlı müzik ortamı içinde gelişip olgunlaşmıştı. Öte yandan bir kentli İstanbullu bir halk adamı olarak İstanbul halkının eğlencelerine eşlik eden hafif müziğe de değer vermişti. Rumeli türkülerini serhad havalarını öğrenmişti. Bestelediği köçekler türküler hafif şarkılar saraydan çok kentli halka seslenir. Birçoğu geniş bir dinleyici kesimine ulaşan parçalarıyla bir "kent müziği" yaratmıştır. Ancak halk müziğine duyduğu ilgi yalnızca hafif parçalarda görülmez. Pek çok bestecide halk müzik motiflerini birkaç form içinde yansıtmakla sınırlı kalan halk zevki onun sanatının tümüne özgü bir nitelik olarak ortaya çıkar. Din dışı büyük formlardaki çeşitli yapıtların yanı sıra Mevlevi ayinlerinde de halk ezgisi üslubuyla bestelenmiş bölümler vardır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://bbc2.yetkinforum.com
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 358
Points : 908
Kayıt tarihi : 03/08/09

MesajKonu: Geri: Türk Müziği Bestekarları   Çarş. Ağus. 05, 2009 12:09 pm

Şevki Bey


1860 senesinde Fatih’te Kumrulumescit semtinin Pirinçci mahallesinde doğdu.Babası tarakçı Ahmed Efendi’dir. İlk tahsilinden sonra rüştiyeye devâm etti ve buradan mezun oldu. Sesinin güzelliği ve mûsikî yeteneği dikkatleri çekerek Muzika-i Hümâyûn’a alındı. Burada bulunan hocalardan özellikle Hacı Arif Bey’den faydalanarak mûsikîmizin pratik yönüne âit esaslı bilgi elde etti. Ustalaştıktan sonra sarayın fasıl topluluğunda hânendelik yapmaya başladı. İçkiye düşkünlüğü ve içki alışkanlığı bu yıllarda başlamıştır. Sarayın disiplinli hayâtından sıkılarak istifa etti ve saraydan ayrıldı. Bundan sonra ölümüne keder Gümrük Nezâreti’nde kâtiplik yaptı.

Yakın bir geçmişte yaşamış olmasına rağmen hayatı hakkındaki bilgilerimiz çok sınırlıdır. Yakın arkadaşı olan Ahmed Rasim Bey bile birkaç paragrafın dışında geniş bilgi vermemiştir. Anlatıldığına göre ölümünden üç gün önce yeni yaptırdığı bir takım elbise giymiş resim çektirmiş; sonra yakın dostu olan Beylerbeyli Gümrükçü Rahmi Bey’in evine gitmiş ve aynı gece 18 Temmuz 1891 tarihinde daha otuz bir yaşında kalb durmasından ölmüştür. Ertesi gün cenâzesi kalabalık bir toplulukla kaldırılarak Beylerbeyi ile Kuzguncuk semtleri arasında bulunan Nakkaşbaba Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Ölümünden sonra o zamanki İstanbul gazetelerinde şu haber neşredilmiştir: “ Hânende-i Şehir Şevki Bey cumartesi gecesi Beylerbeyi’nde Gümrükçü Rahmi Bey’in hânesinde kalb sektesinden öldü. Mûsikîde üstâd fakat mest ü müdâm idi.”

Şevki Bey’e karşı olan bağlılığını onun ölümünden sonra da devam ettiren İstanbul Bidâyet Mahkemesi müddeiumûmi muâvini Mehmed Hafid Bey olmuştur. Şevki Bey sağlığında şarkılarının güftelerini formalar hâlinde ve muhtelif isimler altında neşretmişti. Bu formaların gördüğü rağbet üzerine bütün eserlerinin güftelerini Yâdigâr-ı Şevki yâut Mahsûl-i Tabiat nâmı altında bastırmak emelinde idi; fakat ölümü buna mâni olmuştu. Hâfid Bey Şevki Bey’in bu arzûsunu yerine getirdi. Onun bestelediği bütün güfteleri o isim altında neşretti.

Elde edilen kazançla zavallı Şevki Bey’in kötü bahtlı ihtiyar ana ve babasını maddi sıkıntıdan kurtarmaya çalıştı. Kabrine taş diktirtti. Bu taşın üzerindeki kitâbe Hafid Bey’in Şevki Bey’in ölümüne ağlayan mersiyesinden bir parçadır:

Mûsikî fenninde kesb-i imtiyâz
Eylemişdi ŞeMustaiddi kâr-ı nakşa tâb’ı kim
Merhale-i Nakkaşa oldu sâve-saz
Bir nefeste mürg-i rûhu bâl açıp
Cennete kondu misâl-i şahbâz
Çıkdı bir târih pesendide Hâfid
Hâke düştü bî-emel ol verd-i nâz.
( Hicri: 1307 )
O devir şâirlerinden Reşad Paşa:

Hemdem idi gülşeninde bülbülün
Gitdi Şevki neş’esi kaçtı dilin.

nakaratlı bir şarkı ile samîmi ızdırâbını göstermeye çalışmış ve meşhûr bestekâr Santûrî Edhem Efendi de:

Gitdi elden Şevki’m artık neyleyim
Nerde bir yâr-ı vefâdar peyleyim
Ömrüm oldukça bütün gün ağlayım.

diyerek ömrünün sonuna kadar yanmıştı. Recaizâde Mahmud Ekrem Bey’in yazdığı ve Rahmi Bey’in bayâti makâmından bestelediği “ Şevki yok ” redifli şarkının da Şevki Bey için söy- lendiği ileri sürülür.

Birkaç eser bestelemiş olan Tarakçızâde Mustafa Servet Efendi Şevki Bey’in ağabeyi; Vecihe Daryal’ın ilk kânun hocası Nazire Hanım ise Servet Efendi’nin kızı ve Şevki Bey’in yeğenidir.

Otuz bir yıllık hayat süren Şevki Bey hep rindâne yaşadı. İçki alışkanlığı belki de bu kısa süren ömrün başlıca âmili olmuştur. Ahmed Rasim Bey çok soğuk ve karlı bir kış günü tenha bir sokaktan geçerken “ bir don bir gömlek ” soyulmuş ve sokağa atılmış bir kişiyi gördüğünü yanına yaklaşınca hânende Şevki Bey olduğunu anlayarak sırtlayıp evine götür- düğünü anlatır.

Hafid Bey’in bastırdığı kitabın kapağında bestekârın resminin altında şu dörtlük vardır:

Atfeden sûret-i Şevki’ye nazar
Keşf eder ulviye-i sûretini
Gösterir şekl-i fenâ-perverîde
Nazar erbâbına mâhiyetini.

Şevki Bey’in mûsikîde ilk hocası Ticâret ve Nâfia Nezâreti kâtiplerinden Necmeddin Bey’dir. Onun asıl üstâdı ünlü bestekâr ve hânende Hacı Ârif Bey olmuştur. Bu sebeple hocasının bestekâr kişiliğinin bütün inceliklerini kavradığı ve onun devâmı olduğu kabul edilir.

Şevki Bey devrinin en büyük şarkı bestekârlarından biridir. Hocası Hacı Ârif Bey’in şarkı bestekârlığında açtığı çığırı genişleten tamamlayan ve bunu erişilmez yüksekliğe ulaştı- ran Şevki Bey olmuştur. Suphi Ezgi’nin Türk Mûsikîsi’nin nazâriyelerinden bahseden kıymetli eserinin üçüncü cildinde çeşidi yirmi beşi bulan şarkı şekillerine dâir verdiği örneklerin bir kısmını Şevki Bey’inkiler teşkil eder ki bunlarda ve diğerlerinde görülen ses usul geçki gibi ses mîmârimize âit hususiyetler onun yaratıcı kudretinin eşsizliğine birer delildir. Şevki Bey şarkılarında sözle sesin uyuşup kaynaşmasını şu çok meşhûr hüseyni şarkıda olduğu gibi titiz ve hassas bir itinâ ile başarmıştır:

Nedir bu hâletin ey meh cemâlim?
Aman söyle perîşân oldu hâlim
Tükendi akl ü endîşem hayâlim
Nasıl kıydı sana o kanlı zâlim?

Bu manzûmedeki ebedi bir ayrılığın verdiği heyecan ve teessür sözden ziyâde sesler arasında çırpınır durur. Şevki Bey’i şarkılarında gösterdiği şu hârikulâde hususiyetleriyle kendisinden altmış sene evvel ölmüş modern liedin yaratıcısı Schubert’e benzetebiliriz. O da Schubert gibi hislerinin bütün sıcaklığını inceliğini şarkılariyle terennüm etmiş altı yüze yakın şarkı bestelemiş ve nihâyet o da Schubert gibi gene genç yaşında ölmüştür.

Mûsikîmizde kendine has bir dekor yaratarak asîl ve ince zevkini kazandığı hocası Hacı Ârif Bey’in açtığı zengin dekorlu mektepten esaslı feyz alan Şevki Bey eserlerinde yalnız kendi zevkine rakîk uslûbuna ve hüsn ü tabiâtına bağlı kalmıştır. Onun içindir ki zât-ı tabiâtından doğan eserlerinde bir kibarlık ve asâlet vardı. Tamâmı şarkı olan eserlerindeki bestecilik tekniğini yâni ritm uyumu usûl değişikliği ve özellikle geçkiler yönünden her bestekâra nasip olmayacak bir biçimde geliştirmiştir. Muhtelif makamlarda yüzlerce şarkı bestelemiştir.

Yalnız uşşak makamından iki yüzden çok şarkısı vardır ki bir makam çerçevesi içinde bir birine benzemeyen bu kadar çok eser besteleyebilmek ancak müstesnâ bir kâbiliye- tin işidir. Bu özellik bir başka bestekârda yoktur.

Şevki Bey eserlerinin güftelerini Recâizâde Ekrem Bey Muallim Naci Hafid Bey Mehmed Sadi Bey Reşad Paşa gibi şâirlerden başka birçokları da edebiyat tarihimizde hiç iz bırakmamış şâirlerden almıştır. Çoğu bir acının bazen bir sevincin hatta bir düşüncenin donuk ve tutuk birer ifâdesi olan bu manzûmelerdeki heyecân ve mânâlar onun nağmeleri ile âdetâ canlanmış daha tesirli bir mâhiyet almıştır. Bu güfteler arasında çeşitli şiir şekline ve vezinle yazılmış olanlara da rastlanır.

Bestekârlık yeteneğinin cok güçlü olduğu yarım saatte bir beste hattâ günde sekiz – on eser bestelediği söylenir. Böylece bin kadar eser bestelediği halde bunların çoğu kendisi tarafından dahî unutulmuştur. Nitekim ölümüne yakın bir tarihte:
"Arza lâyık değil ammâ hünerim
Nâçizâne bini buldu eserim."
demiştir.

Yaşadığı müddetçe belirli çevrelerin dışında pek tanınmamıştır. Bu kadar verimli bir bestekâr olması bazı tenkitlere de sebep olmuştur. Bolâhenk Nuri Bey’in Şevki Bey’in eser- lerini beğenmediğini “ Hârem ağaları gibi birbirine benziyor. ” dediğini ileri sürenler de var- dır.

Çok iyi hânende olduğunu temiz ve güzel üslûbunu çeşitli kaynaklar belirtiyor. Bir süre lâvta çalmaya çalıştığını fakat başarılı olamadığını “ Kira ile aldığım lâvtayı parçaladım. Ne yapayım akordu elimle mızrabım kirişi ile nağmeleri sesimle bastıramadım.” dediğini Lem’i Adlı naklediyor.

Otuz bir yıllık bu genç ömrün on yıllık süresi içinde ortaya koymuş olduğu bin eserden günümüze bir beste bir yürük semâî ve iki yüz ona yakın şarkısı gelebil miştir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://bbc2.yetkinforum.com
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 358
Points : 908
Kayıt tarihi : 03/08/09

MesajKonu: Geri: Türk Müziği Bestekarları   Çarş. Ağus. 05, 2009 12:10 pm

Şakir Ağa (1779-1840)


19. yüzyıl klâsik Türk mûsıkîsinin en önde gelen isimlerindendir. 1779 yılında doğdu. Küçük yaşlarda İstanbul'a geldiği sanılmaktadır. Henüz 12 yaşında iken kendisine bir keman alınıp bir de Musevi hoca tutulmuş ve mûsıkîye başlamıştır. Ancak babası mûsıkîyle uğraşmasını istemediğinden bu çalışmasını yasaklamıştır. Mûsıkîyle uğraşmasına engel olunması küçük Şakir'in ciddî şekilde rahatsızlanmasına yol açmış bunun üzerine babası Enderun'a girmesine müsaade etmiştir.

Sultan II. Selim'in Hazîne Kethüdası Salih Bey'in dairesinden yetişmiş ilk mûsıkî derslerini Hanende Başçavuş Mustafa Ağa'dan almıştır. Parlak sesi ve fevkalâde kabiliyeti ile göze çarpan genç Şakir Enderun'da hoca olan Hammamizâde İsmail Dede Efendi'den de çok faydalanmış eserler meşk etmiştir. 1808'de Sultan II. Mahmud padişah olduğu zaman Hâzine Odası'ndan Çavuş rütbeli Şakir Ağa çok iyi bir bestekâr fevkalâde güzel sesli ve okuyuşundaki üslûbu tavrı ile değerli bir hanende idi. Ayrıca iyi bir tanburî ve kemanî olarak da şöhrete ulaşmıştı. Sultan II. Mahmud'un padişah oluşundan bir kaç yıl sonra (padişah nedîmi) 1820 yılında ise müezzin başı oldu.

Şakir Ağa 1828'de saraydan ayrıldı. Kendisine (Hacegânlık) payesi verildi. Bir süre vergi tahsildarlığı da yapmıştır. Daha sonra evinde mûsıkî dersleri vermiş ve saraydan ayrılışından 12 yıl sonra evinde ölmüştür. Eyüp Sultan Camii mihrabı önüne gömülmüştür.

33 yaşında iken Ferahnak makamını icat etti. Bu makamdan klâsik takımı Dede Efendi ile birlikte oluşturdular. Şakir Ağa kâr I. beste yürük semâîyi; Dede Efendi'de II. beste ile ağır semâî'yi bestelediler.

Şakir Ağa'nın bestekârlığını çok ince bir duygu ve zevkin yüksek sanat kudreti taşıyan melodik cümlelerle ihtişamlı anlatımı olarak nitelendirebiliriz. Klâsik formdaki dört eseri dışındaki eserleri şarkı formundadır. Şakir Ağa büyük bir şarkı bestekârı olarak gösterilebilir.


Logged

Hafız Sadeddin Kaynak ( 1895 - 1961 )


Sâdeddin Kaynak 1895 yılında İstanbul'da doğdu.Babası Fatih Câmii hocalarından Ali Alaeddin Efendiannesi Havva Hanım'dır.İlk zamanlarında Hâfız Sâdeddin Bey olarak tanınmıştır.Bulunduğu semtte ilk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra ilâhiyat fakültesinden mezun oldu.Balkan Savaşı'nın çıktığı yıllarda (1912)"İlâhiyat Zabiti" olarak askerlik görevini yapmak üzere Diyarbakır'a gönderildi.Bu münasebetle ElazığHarputMalatyaMardin gibi illerimizi dolaştı.İstanbul'a döndükten sonra çalışmalarını kişisel çabası ile sürdürdü.Cumhuriyet'in kuruluşundan sonrao yıllarda adını duyurmuş bir sanatkâr olarak birkaç kez Çankaya Köşkü'ne çağrıldı.******'ün emri ileKur'an-ı Kerîm'in savaşla ilgili âyetleri üzerine ordu komutanlarına konferans verdi.

1926 yılında plâk doldurmak üzere Berlin'eçeşitli tarihlerde ViyanaParis ve Milano'ya gitti.Türkiye'de de plak doldurdu.1953 yılında Sultanahmed Câmii ikinci imamlığına tayin edilmişti.Beyin kanamasına bağlı olarak 1955'de sol tarafına felç geldi.Son yıllarının Kadıköy Koşuyolu'nda bulunan iki katlı evinde hasta olarak geçirdi.Bu sıralarda nota defterini her mûsıkî severin yararlanmasına açmıştı.Mûsıkîşinas dost ve arkadaşlarının ziyaretinden memnun oluren yakın arkadaşlarının aramamasından yakınırdı.Hastalığı ağırlaşınca Haydarpaşa Numûne Hastahanesi'ne kaldırıldı.Nihayet 3 Şubat 1961'de burada öldü.4 Şubat 1961 Cumartesi günü Nuruosmaniye Câmii'nde kılınan cenaze namazından sonratekbir ve ilâhilerle Topkapı Merkezefendi Mezarlığı'nda toprağa verildi.Zehra Hanım'la evli olan Kaynakdört çocuk babasıydı.

Sesinin güzelliği çok küçük yaşlarında çevresinin dikkatini çekerek ilk mûsıkî derslerine Hâfız Melek Efendi'den ilâhi meşk ederek başladı.Bununla yetinmeyereko zamanlar Darüşşafaka'da műsıkî öğretmeni olan Kâzım Uz'dan yararlandı.Daha sonra Şeyh Cemal Efendi'ye devam ederekDurakİlâhi ve dört-beş fasıl meşk etti.Kendi ifadesine göre bu hocasından geçtiği ilk eser Tab'i Mustafa Efendi'nin Bayati makamındaki Ağır Semaisiymiş.Hattat ve neyzen Emin Efendi'den de yararlanmıştır.Başlangıçta nota bilmeyenbestelerini başkalarının notaya aldığı Kaynaksonraları eserlerini bizzat notaya alacak kadar nota öğrendi.Kimseden ders almadan önce bildiği eserleri notaya alarak geliştirdi.Bütün bunlardan da anlaşılacağı gibidüzenli bir mûsıkî eğitimi görmemesine rağmen mevcut kabiliyetini kullanarak bu sanatta ilerlemeyi başardı.Her ne kadar plâklar doldurmuşşarkılar ve gazeller okumuş bir kimseyse de Sâdeddin Kaynak'ı bir ses sanatkârı olarak düşünmek doğru değildir.Onun Türk Műsıkîsi'ndeki yeri bestekârlığıdır.

Sâdeddin kaynak bestekârlığa1926 yılında Berlin'e giderken yol arkadaşı olan "Hicran-ı elem....." sözleri ile başlayan bir şiirini Hüzzam makamından besteleyerek başladı.Eserleri hakkında bir değerlendirme yapmadan önceonun bestekârlığını birkaç yönden ele almak ve incelemek gerekir.Çünkühakkında en çok tenkide neden olan film şarkıları bestekârlığının elbette bir gerekçesi vardı.

Kaynak mûsıkîmizin ustalarının henüz hayatta bulunduğu yıllarda geleneklere bağlı sanatkârlardan ders alarak bu sanatın içine girmişyeteneği ve merakı ile bilgisini giderek geliştirmişti.Bu nedenle mûsıkîmizdeki beste formlarının geleneklerine uymuşbüyük-küçük her formda gerçekten sanatlı ve güzel eserler vermiştir.Bu eserlerinden çok film şarkılarının üne kavuşması Kaynak için bir talihsizlik olmuştur.O halde bu film şarkılarını ileri sürerekbugünkü yoz mûsıkîye zemin hazırladığını söylemek bir ölçüde büyük haksızlık olur.

Bunu toplumsal gelişmelerde geniş halk kitlelerinin műsıkî zevkinin basite kaymasında aramak gerekir.Ayrıca sinema sanatı gibi hem gözehem de kulağa seslenen bir olayın etkisi yabana atılacak gibi değildir.Kaldı ki o yıllarda "Kanto" ve benzeri mûsıkî akımları vardı ve "Arabesk" denen yoz müzik büyük ilgi görüyorduKaynakbuna da hiç itibar etmemiştir.

İkinci olarak doğu illerimizde vatanî görevini yaparkençok zengin ve renkli folklorik özelliği olan bu yörelerde incelemeler yapmıştı.Halk Mûsıkîmizin bölgesel motiflerini derinlemesine incelemişbu motifleri sanatkâr benliğinde yoğurarak bir form ortaya koymuşşarkı ile türkü arası bir özellik taşıyan üslûbunu eserlerinde ustalıkla kullanmıştır.O yörelerin özelliği olan uzun havaları ve Hoyrat ezgilerini bazen ritmlibazan resitatif olarak pek çok eserine yansıtmıştır.Bu gibi eserleri bestelerken yine bu yörelerde çok kullanılan HüseyniGerdaniyeMuhayyer gibi makamları seçmişçoğuna "Dağî"özellik vermiştir.GüneşFıratGurbet Mektubu(Göresin mi geldi beni meleğim ?) Ağlarım çağlar gibiBatan gün kana benziyorBağrıma taş basaydım v.b. eserlerinde bütün yansımalarınırenk ve kokularını bulmak mümkündür.

Filmcilik o yıllarda Avrupa ve Amerika'da hızla ilerlemişpek çok dünya klasiği filme alınmış ve müzikaller çok moda olmuştu.Ülkemizde de buna karşı bir heves başlamıştı.II.Dünya Savaşı çıkınca hem bu endüstri durduhem de çevrilmiş olan filmler gelmez oldu.İşte bu sıralarda Mısır'da bu tür filmlerin çok kötü kopyaları yapılıyorucuz fiyatla Türkiye piyasasına sürülüyordu.Bu arada dublaj sanatı gelişerek filmler türkçeleştirildiğinden filmlerin müziğinin de türkçeleştirilmesi uygun görülmüştü.Sâdeddin kaynak bu ihtiyaçtan yola çıkarak Seksen beş Arap filmini ayrıca Allah'ın CennetiKahveci GüzeliYavuz Sultan Selim ağlıyor gibi Türk filmlerini de seslendirdi.

Bu gibi filmlerin orijinalinde müzikli bölümlerin süresi çok uzundu;bizim beste şekillerimiz bu süreye yetmiyordu.Ayrıca eserlerin sözleri filmin konusu ile ilgili olmalıydı.Böylece Vecdi Bingöl devreye girerek eserlerin sözleri ona sipariş edildi.Bol aranağmeliusűl ve makam geçkiligeleneksel beste şekillerine benzemeyen yepyeni bir form olan film müziği bestekârlığı doğmuş oldu.Seslendirdiği ilk film "Leyla ile Mecnun" dur. Bütün bu noktalar ve bu gerçekler gözönüne alınacak olursaSâdeddin Kaynak'ı üç açıdan incelemek gerekir;

Birinci açıdanbestekârlık geleneklerimize bağlı olarak büyük ve küçük formlarda eserler veren büyük bir bestekârdır.

İkinci yöndenhalk mûsıkîmizin geleneksel şekillerinisanat műsıkîmizin duyuş ve anlayışı ile yorumlayan bir sanatkâr olarak dikkati çeker.

Üçüncü yönden isebazı zorunluluklar ve ihtiyaçtan ileri gelen film müziği bestekârı olarak görünmesidir.

Bazı revülerin müzikli bölümlerini de bestelemiştir.Dinî mûsıkî eserleri de vardır.İlâhi bestekârlığında da başarılıdır.Çok verimli bir bestekâr olmasına rağmen eserlerinin tam bir listesi yoktur.

O günler olduğu gibi bugün de çok popüler olan Kaynaktek başına ve Hafız Kemal Efendi ile plak doldurmuştur.Plağa okuduğu ilk eser Mustafa İzzet Efendi'nin Bayati makamındaki Durak'ıdır.Eserlerinin çoğu plaklara okunmuş;Münir Nureddin SelçukSafiye Aylave Müzeyyen Senar'ın seslendirdiği eserleri satış rekorları kırmıştır.Zaten kendisi de bu sanatkârları Severbu sanatkârların okumasını istermiş.Bilinen eserlerinin 5 ilâhi, 3 Gazel Plağı,2 beste,1 marş bestesi ile şarkı türkü fantezi ve film müziği eserleri olarak yüzseksen eserden meydana geldiği söylenir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://bbc2.yetkinforum.com
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 358
Points : 908
Kayıt tarihi : 03/08/09

MesajKonu: Geri: Türk Müziği Bestekarları   Çarş. Ağus. 05, 2009 12:10 pm

Münir Nureddin Selçuk

1899 yılında İstanbul’ da doğdu. Çocuk yaşlarından itibaren sesinin güzelliğiyle dikkat çekmeye başladı.

1915 yılında Dârü’l- Feyz-i Mûsikî Cemiyetine 1917’ de Dârü’l-Elhân’ a girdi. Burada Zekâîzâde Hâfız Ahmed Irsoy’ un öğrencisi oldu.

1918 yılında Ziraat tahsil etmek üzere Macaristan’a gittiyse de kısa bir süre sonra geri döndü. Çünkü kendisi için mûsikîden başka hiç bir meslek düşünemiyordu.

Ali Rif’at Çağatay Leon Hancıyan Kemâl Niyâzi SeyhunLâika Karabey Enîse Can Nezahât Zâhide ve Ûdi Hayriye Hanımlar ile beraber Şark Mûsikî Cemiyeti’ ni kurdu. Kısa bir süre sonra Mes’ ud Cemil ve Refik Fersan’ ın da katıldığı icrâ heyeti ile muhteşem konserler verdi.

1923 yılında teğmen rütbesiyle Müzika-i Hümâyun’ a girdi. Cumhuriyetin ilânından hemen sonra Ankara’ da kurulan Riyâset-i Cumhur İnce Saz Heyeti’ nde de aynı rütbeyle yer aldı.

1926 yılında bu heyetten ayrılarak İstanbul’ a döndü. Sahibinin Sesi plâk firmasına yüzlerce plâk yaptı. Böylece olağanüstü güzel sesi ve emsâlsiz üslûbunu geniş kitlelere duyurdu. Okuyuşunda geleneğe sıkı sıkı bağlılığın yanında bilhassa gazel okuma üslûbunda olağanüstü yenilikler yaratmıştır.

1927 yılında Paris’e giderek şan ve piyano dersleri aldı. Yurda dönünce Mes’ ud Cemil Rûşen Ferit Kam Artaki Candan ve Nubar Tekyay gibi seçkin saz sanatçıları eşliğinde Türk Mûsikîsi’ nin ilk Avrupaî solo konserlerini verdi. Bu konserlerde eserleri ayakta ve frakla icrâ ederek günümüz solo anlayışının temellerini atmıştır.

Aynı dönemde pek çok Mısır ve Türk filminin müziklerini yapmış Allah’ ın Cenneti Kahveci Güzeli Sâdullah Ağa gibi filmlerde başrol oynamıştır.

İstanbul Konservatuarı İcrâ Heyeti Şefi ve solisti olarak yurtiçi ve dışında yüzlerce konser vermiş birçok sanatçının yetişmesini sağlamıştır.

Çeşitli formlarda bestelediği her biri birbirinden değerli 100’ ü aşkın eseriyle büyük bir bestekâr ve son yüzyılın kendinden sonrakilere de örnek olmuş en büyük ses icrâcısıdır.

Münir Nûreddin Selçuk 27 Nisan 1981’ de aramızdan ayrıldı.
Rûhu şâd olsun.

TANINMIŞ ESERLERİNDEN BAZILARI

Hicaz Şarkı (Söz : Yahya Kemâl Beyatlı)
Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli
Bîçâre gönüller ne giden son gemidir bu
Hicrânlı hayâtın ne de son mâtemidir bu
Bir çok gidenin her biri memnûn ki yerinden
Bir çok seneler geçti dönen yok seferinden.

Hicaz Şarkı (Söz : Fâruk Nâfiz Çamlıbel)
Gittin de bıraktın beni aylarca kederde
Mehtâb oluyordun bana aysız gecelerde
Dermân olur ancak dönüşün bizdeki derde
Mehtâb oluyordun bana aysız gecelerde.

Hüzzam Şarkı (Söz : Ümit Yaşar Oğuzcan)
Sevdiğim dünyâlar kadar
Gel dese bir gün gel dese...
Nesi var ömrün nesi var
Vesvese hepsi vesvese...

Bir şarkı gelir uzaktan
Söyler aşktan yaşamaktan...
Bir ses ki ruhtan dudaktan
O sese yandım ah o sese...

Mâdem ki gönül öyle deli
Delicesine sevmeli...
Usanıp yine sevmeli
Bitmese sevgibitmese...


Nihâvend Yürüksemâî (Söz : Fuzûli)
Ruhsârına aybetme nigâh ettiğimi
Gözyaşı döküp nâle vü âh ettiğimi
Ey pâdişeh-i hüsün terahhüm çağıdır
Affeyle ki bilmişim günâh ettiğimi.

Nihâvend Fantezi (Söz : Niyâzi Atılgan)
Yâr senden kalınca ayrı
İstemem yazı bahârı
Ömrümün kalmadı hayrı
Geçmiyor günlergünler geçmiyor...

Nihâvend Şarkı
Uçsuz bucaksız engine
Baharın yeşil rengine
İçimin dengi dengine

Gönül vermek istiyorum.
Aklar düşüşün başıma
Kuşlar üşüşün başıma
Bir peri çıksın karşıma
Gönül vermek istiyorum.


Nihâvend Şarkı (Söz : Behçet Kemâl Çağlar)
Yok başka yerin lûtfu
ne yazdan ne de kıştan
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’ tan...
Yok zerre tesellî ne gülüşten ne bakıştan
Bir tatlı huzûr almaya geldik Kalamış’ tan...


Nihâvend Şarkı (Söz : Necdet Atılgan)
Bilmem bu gönülle ben nasıl yaşayacağım.
O daha genç yaşında benimse geçti çağım.
Kurtulmak mümkün olsa bırakıp kaçacağım
Fakat ne yazık artık elinde oyuncağım.
Onun zoru sürümek beni gittiği yola.
Ben giderim sağıma o çeker beni sola.
Arkasından bakarım gözlerim dola dola
Ey gençlik arkadaşım sana uğurlar ola.


Rast Yürüksemâî (Söz : Mustafa Nâfiz Irmak)
Hülyâma doğan son güneşim son hevesimdi
Hasrette gözüm gözde yaşım dilde sesimdi
Rûyâma baharlar getiren gül nefesimdi
Bilmem nasıl âfet di ki Yârâbbi! o kimdi!
Hâlâ yaşayan hâtıralar kaldı sesimde.


Rast Şarkı (Söz : Mustafa Nâfiz Irmak)
Sevdâ ile dillendi bu son şarkı sesinle
İsyânı bırak gel de bu son besteyi dinle
Rûhumdaki dert bir gece ağlaşsa seninle
İsyânı bırak gel de bu son besteyi dinle.


,,,,,,,,,,,,,,,,Alaaddin Yavaşça



1 Mart 1926 yılında Kilis'de doğmuş olan Alâeddin Yavaşca'nın annesi Enver Hanım babası Hacı Cemil Efendi'dir. İlk ve orta okulu Kilis'te bitirmiş lise birinci sınıfı Konya'daikinci ve ücüncü sınıfları da İstanbul Erkek Lisesi'nde okumuştur.

1945 yılında Tıp Fakültesi imtihanını kazanmış 1951 yılında mezun olup aynı yıl Kadın Hastalıkları ve Doğum ihtisası yapmaya başlamıştır. 1955 yılında mütehassıs hekim olduktan sonra çeşitli hastanelerde Baş Asistan Şef Yardımcısı Kiinik Şefliği yapmış son olarak da Haseki Hastanesi Başhekimliği'nden emekli olup aktif tıp hayatını noktalamıştır. Bir süre muayenehane açmış serbest hekimlik de yapmıştır.

Sanatla içiçe bir ailenin çocuju olan Alâeddin Yavaşca evlerinden hiç eksik olmayan zamanın Türk Müziği plak larını dinleyerek büyümüştür. İlk müzik çalışmasına ilkokul sıralarında Zeki Çelikalp'den Batı Müziği keman dersleri alarak başlamış notayı da bu yıllarda öğrenmiştir. Kendisinin Türk Musıkîsiyle ciddi anlamda tanışması İstanbul Erkek Lisesi'nde öğrenim gördüğü yıllara rastlar.

Artaki Candan'dan aldığı kanun dersleri ve lise edebiyat hocası Hakkı Süha Gezgin'in evindeki fasıllara hanende olarak katılması musıkî hayatına attığı en önemli adımlardır.

Tıp Fakültesi yılIarında Universite Korosu çalışmaları ve koronun solistliğini yapması kendisine radyonun kapılarını da aralamıştır. 1950 yılında radyo sanatçılığı imtihanını kazanıp İstanbul Radyosu ailesine katılmıştır. Alâeddin Yavaşca üç önemli musıkîsinastan meşk etmis ve Türk Musıkîsinin inceliklerini öğrenerek kendisini yetiştirmiştir : Sâdettin Kaynak Zeki Ârif Ataergin ve Münir Nurettin Selçuk.Bunların yani sıra; Dr. Suphi Ezgi Mes'ud Cemil Refik Fersan Nüri Halil Poyraz Suphi Ziya Özbekkan Cevdet Çağla Fehmi Tokay Hüseyin Sâdettin Arel Ekrem Karade niz Fikret Kutluğ'dan da önemli ölçüde yararlanmıştır.

İlk eserini 1951 yılında bestelemiş olan Alâeddin Ya- vaşca'nın dini ve din dışı saz ve söz eseri olarak dört yüz elli'yi aşkın bestesi vardır. Ayin-i Şeriften çocuk şarkısına uza nan geniş bir bestekârlık yelpazesine sahiptir.

1967 yılından bu yana çeşitli koroları yöneterek şeflik konusunda da hizmetlerine aralıksız devam etmistir. Aleddin Yavaşca 1966'dan başlayarak hocalık göreviylede Türk Musıkîsine katkıda bulunmuş pek cok radyo sanatçısının yetişmesine vesile olmuştur. 1976 yılında kurulanve eğitim vermeye başlayan Türk Müziği Devlet Konser vatuvarında öğretim üyeliği ve Ses Bölümü Başkanlığı da yapmış olup Konservatuvardaki eğiticilik görevi devam etmektedir.

26 Mart 1980'de Ayten Yavaşca ile hayatını birleştir miş olan Alâeddin Yavaşca Yüksek Öğretim Kurulu tarafından 1990 yılında Müzik-Ses Eğitimi Ana Sanat Dalı Profösörlüğü'ne atanmış 1991 yılında da Devlet Sanatçısı ünvanı almıştır.

Türkiye Yazarlar Birliği 1993'de kendisini yı lın Kültür Adamı seçmiş aynı yıl içerisinde Gaziantep Üni versitesi de "Fahri Doktorluk" ünvanı vermiştir. Milli Eğitim Bakanlığı "Türk Musıkîsi Araştırma ve Değerlendirme Komis yonu" Kültür Bakanlığı "Türk Musıkîsi Kurulu" ve Devlet Plânlama Teşkilatı "5. beş yıllık Türk Musıkîsi Eğitimi Komis yonu" çalışmalarına da katılmıştır. Alâeddin Yavaşca. TRT Türk Sanat Müziği Repertuvar Kurulu'ndaki görevine devam etmekte olup zaman zaman solistlik ve koro şefliği de yap maktadır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://bbc2.yetkinforum.com
Admin
Admin


Mesaj Sayısı : 358
Points : 908
Kayıt tarihi : 03/08/09

MesajKonu: Geri: Türk Müziği Bestekarları   Çarş. Ağus. 05, 2009 12:11 pm

Yesari Asım Arsoy



Yesâri Âsım Arsoy1900 yılında Drama’da doğdu.Asıl adı Mustafa Asım’dır.Kendisinin verdiği bilgilere göre ataları Avrupa’ya yapılan akınlar sırasında Konya’dan göç ederek Drama’ya yerleşmişler.Babasının dedesi şeyh Ömer EfendiPrizren’de bir tekke yaptırmışsol eli ile yazı yazan tanınmış bir hattatmış.Arsoy ve ablası da sol ellerini kullandıkları için “Yesâri” sıfatını almışlar.

Aile isimleri “Hacıyaşarlar”dır.Bergofça’lı Ömer Lütfi Efendi ile Zübeyde Hanımın oğludur.İlkokul idadi öğrenimini tamamladıktan sonra ailesiyle önce İstanbul’asonra 1917’de Adapazarı’na yerleştiler.Çalışma hayatına 1920 yılında Antalya’da bulunan “Loid Triestino” vapurları acenteliğinde kâtip olarak başladı;sekiz ay kadar burada çalıştı.Aynı yılın sonunda ailesi Adapazarı’ndan geri İstanbul’a dönmüştü.Antalya’dan ayrılarak İstanbul’a geldikten bir süre sonra yeni bir iş dolayısıyla İzmit’e gitti.

Fehmi Tokay’ın aracılığı ile önce İzmit mâliye dairesinesonra “Tabacos Tütün Gümrüğü”ne girdi.Burada bir buçuk yıl çalıştıardından Galata gümrüğündeki komisyoncularının birinin yanına kâtip oldu.Bunlardan başka muhasebecilikavukat kâtipliği gibi işler yaptı.Hiçbirinde sürekli olarak çalışmadı.En sonunda bu gibi işleri bırakarak kendisini tamamıyle mûsikî çalışmalarına verdi.1954 yılında kısa bir süre için İstanbul Radyosu’nda da çalışmıştır.

Sesi güzel olduğu için çocukluk yıllarında mahallesinin câmiinde ezan okurdu.Çok dindar olan babasının “Hâfız”olması için yaptığı baskılara rağmen hâfız olmadı.Dayısı Hâfız Mehmed Efendi’den aldığı dersleri de yarı bıraktı.Mûsikî çalışmalarına Adapazarı’nda başladı.Önceleri bağlama çalarkensonra bunu bırakıp Ud çalmayı denedi.Ciddî mûsikî çalışmalarına ilk hocası “Rehber-i Terakki” okulu öğretmenlerinden Recai Bey ile bando öğretmeni Hikmet Bey'dir.İstanbul'a taşındıklarında Fatih'de oturdular.Komşusu olan Udî RefetKemanî NamıkKanunî Süreyya ve İzzettin Hümâi’den eski eserleri öğrendi.

İzmit’te çalıştığı yıllarda orada Bayındırlık müdürlüğü mühendisi olan Fehmi Tokay ile Zeki Ârif Ataergin’i tanıdıbilgisini ilerletti.Mûsikî çevrelerine girdikten sonra Hâfız Âşir EfendiBahriyeli ŞahapHâfız Osman EfendiArap Yaşar gibi ses sanatkârlarıyla ilişki kurdu.Udî Selânikli Ahmed Efendi’den istifadeler sağladı.Anadolu turneleri düzenleyerek sazı ve sesi ile katıldığı programlar yaptı.Sanatta kısırlığa neden olduğu gerekçesi ile 1949 yılında evlendiği Zehra Hanım’dan 1954’de boşandı.

Bestekârlığa 1930’larda başladı.İbnülemin Mahmud Kemal İnal’a verdiği bilgiye göre 1958 yılı itibariyle iki yüz onbir eser besteledi.Bugün bilinen serlerinin sayısı iki yüz elli civarında olduğu sanılıyor.En tanınmış olanları yüz on kadardır.Bir çoğu unutulmuş ya da kolleksiyoncuların elinde kalmıştır.Kendine özgü bir uslûb ve sanat anlayışı ile beste yapmıştır.Plâklara en çok eseri okunan sanatkârlar arasındadır.Ayrıca kendisi de Ud çalarak ya da başka sazların eşliğinde hayli plâk doldurmuştur.Aynı zamanda şiirle uğraşan


Avni Anıl



23 Nisan 1928 tarihinde İstanbul’da doğdu. İlkokulu İstanbul Selimiye’deki Ondokuzuncu İlkokulu bitirdi Paşakapısı Ortaokulu ve Haydarpaşa Lisesi’nde okudu. Askerlik sonrası Polis Enstitüsü’ne girdi.

1955 yılında polislikten ayrıldı ve gazeteciliğe başladı. Üç yıl Akşam gazetesinin sanat sayfasını yönetti. 1955-1967 yılları arsında İstanbul Radyosu’nun haber servisinde çalıştı. 1967 yılında “Anıl Yayın Ajansı”nı kurdu Dünya gazetesinin sanat sayfasını yönetti. “Musıkî ve Nota” dergisini çıkardı. “Musıkî Sözlüğü” adı altında dört ciltlik eserini neşretti. 1998 yılında Kültür Bakanlığınca verilen Devlet Sanatçısı unvanını aldı. 14 Haziran 2008 günü İzmir'deki evinde öldü.

Bestelerinden bazıları

•Rüya gibi uçan yıllar biraz durun durun biraz
•Dilşâd olacak diye kaç yıl avuttu felek
•Sevmiyorum seni artık gözlerimi geri ver
•Biraz kül biraz duman o benim işte
•Kader kime şikâyet edeyim seni bilemem
•Unutamıyorum unutamıyorum gecem yok artık gündüzüm yok
•özlerin bir aşk bilmecesi sorar gibi
•Unutulmuş ne varsa sevgiden geri kalan
•Aşk bu değil yapma güzel
•Ne yeşili ne siyahı gözümde hep gözleri var
•Mihrâbım diyerek sana yüz vurdum
•İçimde nice uzun yılların özlemi var (Ağla Gitar)
•Kaderimde hep güzeli aradım
•Öyle dudak büküp hor gözle bakma
•Bir peri masalı kulaklarına
•Bir göz aşinâlığı var aramızda
•Gün be gün yaşanan o hatırayı unutup bir yana atmak olmaz ki
•Şarkılar söyle o sahillerde
•Ayrılık ümitlerin ötesinde bir şehir
•Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul'un
•Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun gelmiyorsun
•Gelin alayı
•Şu yalan dünyayı aşksız geçirme


Ynt: Türk Müziği Bestekarları
« Yanıtla #12 : 21 Haziran 2009, 16:28:51 »

--------------------------------------------------------------------------------

Hamiyet Yüceses



Hamiyet Yüceses 1915 yılında İstanbul'da doğdu. İlk profesyonel konserini on bir yaşında Burhâniye'de vermiştir. Daha sonrasında Anadolu turnesi yaparak kendini tanıtmıştır. Bu sayede Banço Şevket tarafından üç yıllık bir mukâvele ile Londra Birahânesi'ne angaje edilmiştir.

Saadettin Kaynak'ın eserlerini okurken gösterdiği başarıdan dolayı üstad bestekâr Yüceses 'in seslendirmesi için özel şarkılar bestelemiştir. 1932 yılında tertiplenen Türkiye Ses Kraliçeliği Yarışması'nda Kraliçe seçilerek gazinoların vazgeçilmez assolistleri arasına girmiştir. Şehit olan eşi anısına okuduğu "Gitti de Gelmeyiverdi" şarkısı çok tutulup sevildi. O yıllarda çıkan soyadı kanunu uyarınca kendisine Saadettin Kaynak tarafından "Yüceses" soyadı uygun bulunmuştur.

Belediye Konservatuarı'nın çalışmalarına katılarak buradaki hocalardan nota usûl solfej dersleri almış repertuarını genişletmiştir. 1946 yılında repertuarına kattığı Hacı Arif Bey'in "Bakmıyor Çeşm-i Siyah Feryâde" adlı Nihâvend şarkısını bir gazel ilâve ederek okumuş ve şöhretinin zirvesine çıkmıştır. 1949 yılında kurulan İstanbul Radyosu'nda da görev almış yıllarca program yapmıştır.

Ünlü sanatçının eşinin yeğeni olan arşiv koleksiyoncusu Şakir Eroğlu Hamiyet Yüceses'in sanat yaşamını "Yaşı 50 ve üzeri olanların vazgeçemedikleri sanatçıların başında gelir Hamiyet Yüceses. O dönemleri hatırlayanların ilk söyleyecekleri şu kelimeler olur: Hamiyet Taksim meydanında bulunan Kristal Gazinosunda "Bakmıyor Çeşmi Siyah" şarkısını söylerken dışarıda trafik durur gazino müşterilerinden daha büyük bir kalabalık meydanda birikir ancak şarkı bittiğinde her şey normale dönerdi."1996 yılının 12 Temmuz günü İstanbul Radyosu önünde tören düzenleniyordu bu defa törene gelenler Hamiyet Yüceses'i dinlemeye değil son yolculuğuna uğurlamak için hazır bulunuyordu.

Hayata mutlu bir başlangıç daha henüz 11 yaşında gelen yoksulluk arkasından gelen şöhret ve başından geçen üç evlilik ile Yüceses'in hayat trendi sona ermişti. Yaşamında milyonlarca kişinin zevkle dinlediği yüce sesin susma zamanı gelmiş. Kendisini yaşamında devamlı zirvede tutan "Makber" ile baş başa kalıyordu.Erenköy Galip Paşa Camiinde ise Muazzez Abacı Bülent Ersoy Muazzez Ersoy Yüksel Uzel Alâeddin Yavaşça Seyfi Dursunoğlu İnci Çayırlı Feriha Tunceli Göksel Arsoy Fahrettin Aslan O'nu son yolculuğuna uğurlayanların dudaklarında şu sözler mırıldanıyordu.


Her yer karanlık pür-nûr o mevkî
Mağrip mi yoksa makber mi yâ Râb
Yâ habgâh-ı dilber mi yâ Râb
Rüya değil bu ayniyle vaki
Kabri çiçekten bir türbe olmuş
Dönmüş o türbe bir haclegâhe
Bir haclegâhe dönmüşse türben
Aç koynunu aç maşukanım ben
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://bbc2.yetkinforum.com
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Türk Müziği Bestekarları   Bugün 9:55 pm

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Türk Müziği Bestekarları
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
düşünüyorum demekki malım :: MÜZİK-
Buraya geçin: